90'larda çocuk, atanamamış öğrt. Bursa-Sinop.

Seven yalnız değildir. Sevilmesin, ona da aldırmaz, sevgisine karşılık beklemez, sevmek için sever, bir an gelir ki seven de sevilen de kendisi oluverir, Kays’e: “Ger ben ben isem nesin sen ey yâr?” dedirtmekle bunu söylemez mi Fuzuli?

Nurullah Ataç, Gene Yalnızlık

KENT VE DÜŞÜNCE

"Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
  kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
  yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
  o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir.
                                         İsmet ÖZEL-Esenlik Bildirisi

Medeniyet, medeni ve Medine… Şehirlerimize bu noktadan bakalım.Şehirlerin temsil ettiği değerler ve temsil içinde teslim olan insan yığınları…Temsil için teslim olmak gereklidir belki fakat bilinçsizce teslim olmak nasıl izah edilir?

İnsanlar şehirleri oluştururlar daha sonra ise şehirler insanları oluşturur.Şehir, tüm yönleriyle, günlük hayatımıza karışır hatta hayatımızın tümüne karışır.Benliğimizi, karakterimizi, mizacımızı şehirden ayrı tutmak imkansızdır.

Şehirin; haliyle, biçimiyle, rengiyle, kokusuyla, yapısıyla, uzaktan görünümüyle, tevekkülüyle hayatımızda var olması durumu, edebi metinlerde de karşımıza çıkar.Elbette “şiir-şehir” konusu apayrı bir konudur.

Yukarıda alıntı yaptığımız İsmet Özel şiiriyle konuya ucundan, kenarından dokunmak istedik.Necip Fazıl Kısakürek’in Kaldırımlar şiiri de yardımcı olacaktır.

"Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.” 

Necip Fazıl’ın Kaldırımlar şiirindeki sokak, cadde veya yol izlenimlerinde Avrupa şehirlerinin yansıması gözükür çünkü şair Paris ve Paris’ten dönüş sürecinde bu şiirini kaleme almıştır.Şehirlerimizin gece gözleri olan fenerler sel gibi akmak yerine dağılmış su birikintileri gibi yerlerini alır.

Yağmur Atsız, Türk Düşüncesi dergisindeki “Şehir ve Entelektüel” adlı yazısında şöyle diyor:”Şehir, beşeriyetin şu ana kadar geliştirdiği en yüksek düzeydeki ‘yaşam çevresidir’.Zaten medeniyet kelimesinin de Arapça ‘medeni(şehir)” kelimesinin bir türevi olması tesadüfi değildir.”

Yağmur Atsız’ın tanımından yola çıkarak, yine aynı dergide yer alan, İsmail Yakıt’a ait bir paragraftan devam edelim:
   “Şehir kelimesi Arapça’dan dilimize geçmiş, ‘geniş, yaygın, yayılmış, meşhur’ anlamlarına gelir.Araplar şehre ‘Medine’, Latinler ‘urbanus(=urbain)’ derler.Medeniyet kelimesi ‘medeni’ yani şehirli kelimesinden yapılmış bir mastardır.Batı dillerinde civilisation kulanılmaktadır. O da Latince civilis’ten gelir ve urbain kelimesiyle sinonimdir.Her iki dilde yer alan ‘medeniyet’ veya ‘civilisation’ da şehirli olmak söz konusudur.”(Türk İslam Düşüncesi ve Şehircilik)

Medeniyet kelimesinin üzerinde uzlaşı sağladık mı? Bir de TDK’ye göz atalım.TDK’ye göre medeni:”1-Kentleşmiş, kırsallıktan kurtulmuş, uygar. 2-Uygar biçimde.” demekmiş. Medeniyet ise: “toplum bilimi, uygarlık.”

Mehmet Akif ;”Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” derken, acaba bugünkü şehirlerden mi bahsetti?Medeniyeti sadece “uygarlık” olarak algılamak, düşünce sistemimizi daraltmak olur. Medeniyeti temsil iddiası
Batılı, şehir planı ve mimarisi Batılı, kıble Batılı… Seküler bir devletin şehirleri de zaman geçtikçe sekülerleşmeye, kendi öz kimliğini kaybetmeye başlıyor. Acaba sekülerleşmeyi yanlış anlamış olabilir miyiz? Batı kendi şehirlerinde manevi dinamikleri ayakta tutma konusunda usta, Doğu’da yıktırma ve yıkma konusunda usta. Örnek mi? “Yes, sir!”

Suriye’de meydana gelen iç savaş sonucunda binalar yıkılmakta, insanlar yaşamını yitirmekte ve aynı derecede acılar artmakta.Bizim değindiğimiz noktada ise; Suriye’yi Suriye yapan bu toprakların yadigar türbeleri, camiileri, medreseleri, kiliseleri, kaleleri, hamamları, çarşıları, sokakları yani kısaca tarihi teker teker yıkılmakta.Kimi Türk’ün ve İslam’ın ve Roma’nın ve diğer birçok medeniyetin simgeleri bilinçli veya bilinçsizce ortadan kaldırılmakta.

Konuya dönelim efendim!

Ümit Yaşar Oğuzcan gibi: “Bu sabah evden çıktım/Sokaklar ışıl ışıldı./Dört yanım günlük güneşlik/Tertemiz bir hava ciğerimde”(Bu Şehir) demek isterdik tabii. Fakat Nazım Hikmet yardıma koşuyor;

"Yitirdim kendimi kendi içimde
bilmediğim bir şehir
görmediğim biçimde evleri
kimi karınca yuvası kimi bomboş
kimi baştan aşağı pencere kimi kör duvar
bir sokağa saptım çamurlu, dar, eğri büğrü.”
                                    Nazım Hikmet-Bir Şehir

"Topuklarınızı yere vurmayın
NAFİLE
Asfaltı getiremezsiniz dile.”
                                                                          (Nazım Hikmet-Sesini Kaybeden Şehir)

"Bu şehir o eski İstanbul mudur?" diye soruyordu Atilla İlhan, Ben Sana Mecburum adlı şiirinde. Cevabını biliyordu veya bilmiyordu ama artık şehirlerimiz o eski şehirler değil maalesef. Bu soruyu bugün kendimize yöneltelim ve cevabını lütfen vicdanlarımız versin ya da "buraya bi site yapsak hacı!" diyen akıllı abilerimiz.

Yoksa biz de Mehmet Akif İnan gibi seslenelim mi?

"Ey deprem gel yetiş bu şehirlerin 
Doğayı çarptıran konumlarına.
Babamın gölgesi koruyor beni 
Ah ne güzel şehir bu eski şehir. 
Dönüştür ey kalbim bahçeli eve 
Anlamı ezen o makinaları. ”
                    (M. Akif İnan-Doğ Ey Güneş)

Şiirle başladık, şiirle devam ettik, şiirler bitirelim. Hüseyin Akın “muhafazakar partinin muntazam mimari anlayışına” selam göndererek diyor ki;
                                       
                          "boşalıyor sinemalar, dağılıyor son cemaat yeri.
                       çarşıya yıldırım düşüyor, aklıma sen, çamlıca’ya cami.”

"Hüsnün senin ey dilber, nâdide kamer mi 

Hûri misin ey âfet-i can, yoksa beşer mi”

 Uykusuzluğa girişimiz bununla olsun bence.

zamantanigi:

"Tanırsınız benim gibilerini boş sokaklardan
Çizgilere basmadan yürümeye çalışan insanlardan ama
Dün akşam dedim ki kendi kendime
Düşünme düşünme, kim anlamış ki sen anlayasın böyle.”

Bu parçayı kasetten dinler, başa sarar bir daha dinlerdim. Karşınızda Teoman ve “Zamparanın Ölümü 1-2”

Şey, bu arada ben hala çizgilere basmadan yürümeye çalışıyorum.

Haydar gel çay içelim konuşalım aşklardan
Seni bilmem ama ben çok kötüyüm
Moskova kışı gibiyim bu yaz gününde
Taşla doldurulmuş bir kuyu göğsüm

Abdulkadir Budak, İçimdeki Dansına Ara Verdi İspanya

Sinop’un havadan çekimi, böyle güzel bir şehri gezmenizi hatta yaşamanızı tavsiye ederim. Yalı Kahvesinde çay da ısmarlarım eğer Sinop’ta olursa tabii.

Not: Nükleer Santral yapılacak alan 2:25’ten sonra görebilirsiniz. Üzülmemek elde değil.

"Tanırsınız benim gibilerini boş sokaklardan
Çizgilere basmadan yürümeye çalışan insanlardan ama
Dün akşam dedim ki kendi kendime
Düşünme düşünme, kim anlamış ki sen anlayasın böyle.”

Bu parçayı kasetten dinler, başa sarar bir daha dinlerdim. Karşınızda Teoman ve “Zamparanın Ölümü 1-2”

Şey, bu arada ben hala çizgilere basmadan yürümeye çalışıyorum.

Ey bir tane sevgilim, ben bugün yaşıyorsam
Sanma ki hayat tatlı, insanlar hoş olmuştur,
Dağ başında bir kaya gibiyim şöyle dursam
Etrafım eskisinden daha bomboş olmuştur

Sabahattin Ali, Öyle Günler Gördüm ki

Gözlerin şiirin ekmeği gibi..

Bizim oralar fazla güzel değildir aslında. Güneş tepenin ardından, yazın ortalarında da denizin tam üstünden batmaz aslında. Bu manzarayı izlemek için şehrin en uzak noktasından en fazla 15 dakika yürümeniz de yetmez aslında.

Şaka şaka, yukarıdaki satırları olumlu cümleler yapalım. Hem Karadeniz’i hem Sinop’u hem de Ayancık’ı çok severiz.

Volkan Abimize fotoğraflar için ayrı teşekkürler.

More Information