90'larda çocuk, atanamamış öğrt. Bursa-Sinop.

2012. Köyde “Müdür Yetkili Ücretli Öğretmenlik" yıllarımdan. Okulda tek otorite benim. Resmi programı bırakıp ara sıra çocuklara şiir okuttuğum yıllar. Her kitap okuduklarında kek alıyorum öğrencilere. Köye gelen ziraat mühendisi arkadaş matematik derslerini veriyor, gerisini kafama göre işliyorum. Güzeldi.

Sol baştan ayaktakiler: Cansu.( Çok zekiydi, şiir ezberlerdi, matematikte üstüne yoktu. 3. sınıf öğrencisi olmasına karşın 4. sınıf denemelerini verip  bir üst seviyeye çalışırdı.) Taner (Neşe kaynağı. Hep gülerdi. Şiir yazıp bana getirirdi bir de mektup. O mektupları okulda unuttum sonra çalmışlar.) Ayşegül. (Sinirli, üzüntülü olsam da gülümsemesiyle bozardı beni. Sonra ben de gülerdim. İyi top oynardı, ayağıma tekmelerini unutmam. Sibel. (Ağlıyordu en küçük şeyde, dersi pek sevmezdi. Biraz ilgilendiğim zaman kendini göstermeye başlardı. Bir konu için 2 ay uğraştığım oldu, öğretmeden diğer konuya geçmezdim. Büyük ihtimal şimdi okuduğu büyük sınıflarda kaybolup gidecek.)

Oturanlar: Recep (İmam’ın oğlu, köyün delikanlısı. Hamzayla bir olup yapamadıkları iş yoktu. Tabii yaramazlıkta çok uğraştırdılar beni. Sorguluyordu bazı şeyleri, hoş yeri geliyor beraber yaramazlık yapıyorduk.) Hamza. (Taner’in abisi. Adaletli, Recep’i Taner’den daha çok sever çünkü ortada bir durum olduğu zaman ikisine de hakkını verirdi. Çalışkandı ama inşallah yine kalabalık sınıflarda kaybolmaz.)

veee Eşref.(Beni en çok uğraştıran, öğretmenliğin ne olduğunu gösteren eleman. Bir önceki yıl öğretmeni tarafından baya bir şiddet görmüş, 2. sınıf ama okumayı yazmayı pek bilmiyordu. Her hafta hemen hemen baştan başlıyorduk, hafta sonu çalışmayınca okumayı unutuyor gibiydi. Ben de müdür odasına alıyor, sesli sesli kitap okutturuyordum. Bir gün elinde yılanla, kuşla bile geldiği oluyordu. İlk başlarda kaçıyordu okuldan ama bir gün karın bel seviyesinde olduğu gün kendi isteğiyle geldi ya o bana yetti. )

Neyse aslında buradan bir sürü şey anlatırdım da boş ver. Herkesin bir şeyler anlatıyor da dinleyen kişiyi bulmak zor.

23 Nisan’da “yerim resmi programını, hangi oyunu oynuyoruz?” sözüne “Hocam ilk karşılıklı maç yapalım” diye cevap vermişlerdi. 23 Nisan oğlum bugün, canı cehenneme resmi törenlerin, canı cehenneme sıcağın altında beklemeler. Çocuklar oyunu sever, ilgiyi sever. Kalabalıklar arasında kaybolmasın onlar.

Bu yazıyı demin arayarak “Hocam sizi çok özledim” diyen Recep’e borçluyum. Ben de ben de özledim uşaklar. 

Gece gece iyi güldüm. Neyse. Teşekkürler ot dergi.

sabah olmasın: yani olmasa iyi olur çünkü dünyanın bütün sabahları yalnızlık

bir kız çocuğunun yalnızlığı: hayır, bu fazla masum. dünyaya atılmanın yalnızlığı

yalnızlık

İsmail Kılıçarslan

Biz de Robin Hood sayılırız ;
Neşeden çalıp,
Kedere veriyoruz.

Metin Üstündağ (via zamantanigi)

Tütün ve şiirle kafa tutulan bir dünyayı anlamanın eşiğidir; sevmek!

Güven Adıgüzel

Başkan teoman mı yoksa duman mı? Karar veremedim.
Gel seninle tarih dersi verelim Divan edebiyatı senin isyanlar benim Çeşme de yaptırırız aşkın hatırına

Yağız Gönüler ekmekarasi

Yerim dersini hacı. Ben sahaf sinema ve çay ocaklarına gidiyorum. Neymiş kapitülasyonlar kaldırılmış! He canım kaldırıldı, bıraz daha kaldırırsak tam dik olacak.
Baba, matematik öğretmeni olabilirsin ama bu oğlun sana çekmemiş işte. Çözemiyorum.

Bi abim de fizikçi olabilir ama benden eşitsizlik bile olmaz.

Kendimi zorluyorum.

Çözdüğüm sorular sonrası bir sigara molası vermem gerekti. Düşünsene, 100 tane lanet olası paragraf sorusu çözmüşüm peş peşe; bazıları beni bir hikayeye, şiire götürmeye çalışmış ama her seferinde kendimi engellemişim. “şuraya bir küfür.”

Kantine attım kendimi:”Abi büyük çay ver.”. Beton manzaralı kantin balkonu…Kapalı olan cep telefonunu açtım, tumblr’a, facebook’a bakıyım dedim.

Tamam tumblr’da güzel insanları takip ediyoruz da face’de niye bunu yapıyorum? Niye arkadaşlarımın arasın Güven Adıgüzel, Alper Gencer, Ali Lidar, Afşın Abi, Yağız…. Bahattin Karakoçla bile arkadaşız, üstad yeni şiirlerini face üzerinden yayınlıyor. neyse.

Ali Abinin şu yazısı beynimi daha da bulandırdı.

"Şu an her neredeyseniz kafanızı hafifçe kaldırıp sağınıza solunuza bakın bi. Evet aynen böyle. Ve düşünün şimdi. Çok saçma değil mi lan? Ne işim var benim burda demiyor musunuz siz de? Ne işimiz var bizim olduğumuz yerde. İnsanların sadece olmak istedikleri yerde olacakları bir dünya vaadeden herhangi bir lider bulursam bir gün kayıtsız şartsız militanı olmazsam şerefsizim!"

Dedim, ne işim var diye. Hatta etrafıma baktım: “aa o 2. mahmut mu? yok güzelim ya buradan türevin bilmem nesine şey yapıyoruz… dünyanın dönüşü nedeniyle bir sürü hayırsız adam bizim ülkede toplanmış..” böyle demediler ama ben öyle algıladım. ayarlarımı…

kantine koşup çantamdan not defterimi çıkarttım ve yazmaya başladım.

"bugün görevlerimi yaptım da geldim karşına;
başımı kaldıramadım, etrafa bakmadım.
bir mihenk taşı koydum elektronik takvime
hz. isa doğalı baya zaman olmuş, bu kesin.
sorularla uğraştım, istediğin gibi “düşünmedim.”
eylem olmalı düşünmek için ya da tam tersi,
ben burada ne yapıyorum diyemedim kendime.

bugün görevlerimi yaptım da geldim karşına;
acemiliğimi sırtladım, aceleciliğimi köşeye koydum.
varıp gelemedim bir yere, olamadım girift bulmaca.

kalemin yazmaya değil işaretlemeye yaradığını
kağıdın tütünü değil tütünün kağıdı sardığını
yaşamanın değil düşünmenin ayıp olduğunu öğrendim.

yüzümü tutmaya başlıyorum artık bir de kravat,
mangır üstüne kurulan yaşama ve
harcanan her türlü duyguya inat
bugün görevlerimi yaptım da geldim karşına. “

Az sonra yine aynı yere gideceğim. Belki? Bu yazıya başlık koyaydım “Ali’nin düşündürdükleri” olurdu ama başlık koymuyorum. yine uzun oldu.

More Information